top of page

Din ve Bilim İlişkisinde Bazı Problemler ve Çözümlerinin İncelenmesi

Güncelleme tarihi: 14 Şub 2023

Din-bilim ilişkisinin illiyet/nedensellik prensibine dayanan eski bir problemi varsa da bu iki alan arasındaki ilişki ve tartışmalar 16. yy ve sonrasındaki bilimsel gelişmelerle beraber yoğunlaşmıştır.



Giriş


Din-bilim ilişkisinin illiyet/nedensellik prensibine dayanan eski bir problemi varsa da bu iki alan arasındaki ilişki ve tartışmalar 16. yy ve sonrasındaki bilimsel gelişmelerle beraber yoğunlaşmıştır. Bu dönemde, özellikle Hristiyanlık ile bilim arasındaki sorunlarla ortaya çıkan bu ilişki ve bu ilişkinin problemleri, diğer din müntesipleri ve muhalifleri arasında da yayılmıştır.

Din ve bilimin arasındaki bu yüzleşmeyle ikisinin çatıştığı, her iki alanın ayrık olduğu ve bu iki alanın çatışmadığı görüşleri ve nedenleri ile ilgili ortaya çıkan problemler aktarılacaktır. Bu konuyla ilgili olarak bilimin tek başına kainat’a bakışı ve İslam’ın bilimsel çalışmaya bakışı da irdelenerek çözüm yolları aktarılmaya çalışılacaktır.



A. DİN VE BİLİM İLİŞKİSİNİN TARİHİ


Din ve bilim ilişkisi; Din Felsefesi, Kelam, Bilim Felsefesi gibi bizzat ilgili alanda ve dolaylı olan diğer birçok alanda tartışılagelen bir konudur. Din-bilim çatışmasının tarihi, bazen iddia edildiği kadar eski değildir. Ayrıca İslam düşüncesi tarihinde ciddi bir bilim-din çatışması da olmamıştır, Çatışma, daha ziyade modern bilimle birlikte Hristiyan Batı dünyasında ortaya çıkmıştır. Gerçek anlamda bir çatışmanın, 16. yüzyıldan sonraki modem bilim döneminde ve Hristiyan Batı dünyasında ortaya çıktığını söylemek daha doğru görünmektedir. Zira çoğu bilim tarihçisi ve düşünürün belirttiğine göre, bilimin İslam medeniyeti içinde varlığını sürdürdüğü, özellikle dikkati çeken üç dört yüzyıllık parlak dönemde ve hatta genel olarak bütün İslam tarihi boyunca, İslam ile bilim arasında ciddi bir çatışma olayına pek rastlanmamaktadır. (Yaran, 1996)

İslam dünyasında ilk defa, tabii sebepliliği ilahi sebepliliğe bağlamak şartıyla illiyetten bahseden kişi mutezili filozof Ebu'l-Huzeyl ve öğrencisi İbrahim en-Nazzam'dır. Nazzam "Allah'ın yarattığı her şey tabiat kanunlarına uygundur. Allah, kendi iradesi üzerine emir ve cebredicidir. Hürriyeti, zorunluluğu ile sınırlandırılmıştır." demektedir. Daha sonra İslam filozofları, özellikle ibn Sina ve sonrası, maddenin ve alemin, kanunlara tabi olduğunu ileri sürülmüştür. (Karadeniz, 1994)

Tabiat kanunlarının her şeye hakim olması, bilimsel anlamda XVI. Yüzyıldan Rönesans’la beraber canlanmaya başlamıştır. Bu dönemde, Avrupadaki keşiflerle başlayıp Newton fiziği ile tecrübi ilimlerin temeli atılmıştır. Bu gelişmelerden sonra bilim adamları ve filozoflar, tabiat alanında her şeye hakim bazı kanunları hakimiyetini iddia ettiler. Böylece de onlara göre, tabiata müdahale tabiatüstü illet yerine, tabii kanunlar ile olmaktadır. Bu iddia, XX. yüzyılın ilk yansına kadar devam etmiştir (Karadeniz, 1994).

Genel olarak din-bilim çatışma sorununun ortaya çıkmasındaki aşamalara beş temel kriter etkili olduğunu görmekteyiz:


  1. Bilimsel çalışmalar: Bilimsel çalışmaların devam etmesiyle yeni birçok bulgu bulunmuş ve birçok gelişme yaşanmıştır. Bunun neticesinde insanlar bilimin salt güvenilir bir yol olduğuna inanılmıştır. Böylece bilimin keşifleri ve yeni metod ve teoriler dini zayıflatmaya başlamıştır (Çelik, 2006). Nitekim dine karşı ilk meydan okuma yukarıda tarihinde de değindiğimiz gibi bilimsel çalışmalar ve keşiflerdir.

  2. Tabiat’a dair yeni görüşler: Genel olarak dünya tarihinde özel anlamda ise ABD ve Avrupa tarihinde bilimlerin radikal bir şekilde tabiatın değişik alanların göstermeye başladı. Big-bang teorisi, biyolojik evrim gibi Hristiyan teolojisiyle ilişkisi düşünüldüğünde din dünyasında endişeler ortaya çıkarmıştır (Çelik, 2006).

  3. Teolojiye yeni yorumlar: Geleneksel dini anlayışlarda genel olarak dini tecrübe anlayışı, menkıbeler ve hikayeler hakimdir. Bunların dini dayanakları genelde zayıf olur. Dini metinlerin tahrifi yoğun bir biçimde görülür. Bilimin ilerlemesiyle beraber bu anlayışların sarsılması ve yeni yorumlamaların başlaması (Çelik, 2006) ve bilimin dikkate alınmaya başlamasıyla sonuçlanmasıdır.

  4. Dini çoğulculuk görüşü: Dinî çoğulculuk tüm dinlerin veya en azından semavi büyük dinlerin; her birinin eşit ölçüde insanları kurtuluşa götürebileceği iddiasını ileri sürülmesi ve dinî inançlar arasındaki farklılığın aşılabileceğini iddia eden bir yaklaşımdır (Reçber, S. 2006). Bu düşünceye göre bir dini düşüncenin başka bir dini düşüncenin eleştirilmesine karşı çıkar ortak değerler üretmeye çalışır. Bu düşünce de din bilim arasındaki ilişkiyi değiştirmeye meyillidir.

  5. Teknolojinin getirebileceği problemler: Bilim ve teknolojinin gelişmesiyle birlikte bazı tehlikeler de ortaya çıkmış bulunmaktadır. Örneğin nükleer enerji kötüye kullanılırsa büyük değişimlere yol açabilir. Buna benzer olarak kimyasal toksin vb. birçok şey çevreye ve insanlara zarar vermekte ve daha fala zarar verme riski bulunmaktadır (Çelik, 2006). Bilgisayarlar otomasyon, yapay zeka gibi teknolojiler insan hayatına daha çok girince faydalarıyla beraber riskleri de beraberinde getirmektedir. Bunun için teknolojinin kontrolü adalet özgürlük, çevre koruması gibi etik değerleri gerektirir. İnsan tabiatı alanındaki değişime bağlıdır bunlar. Buradan da dine ihtiyacımız olduğu da çıkarılabilir. Burada din bilim dengesini korumak adına teknolojik değişim ve riskler de bilim-din arasındaki anlayışımızı etkilemektedir.


Sonuç olarak tarihte bazı Rönesans ve reform gibi bazı değişimlerin yaşanması ve yukarıda saydığımız beş etmenin ortaya çıkmasıyla din ve bilim arasında anlayış farklılığını etkilemiştir.


B. DİNİ KURAMLAR VE BİLİMSEL DÜŞÜNCELER


1. Dinin ve Bilimin Kainat’a Bakışı

Dini düşüncede Tanrı varlığın başında yer almakta, kainatın varoluşu kendi içerisinden veya dışından izah edilmeye başlansa da geçerli olan saik Tanrı olmaktadır. Bunun haricinde varlığa anlam verilememesi hata yaratacak olup İslami literatürde bu hatanın ortadan kaldırılması ve bütün varlık alanını kuşatacak bütünlük elde edilmesi “hikmet” olarak tanımlanmaktadır (Düzgün, 2012). Yani varoluş ve kainat’a yüklenen anlam sadece insanın gördüğüyle olmayıp onu da kullanarak kuşatıcı bir izahın olması gerekliliğidir. Dinin Kainat’a yüklediği bu anlam Tanrıyla bağlantılı olarak anlatımı onun bilim olmasını engellemez. Aynı zamanda dinin bilimseli dışladığı anlamına da gelmez. Dinin kainat’a verdiği konum ve değerde teorik bilginin yanında pratik ve ahlaki amaçları vardır.

Bilimde modeller, her zaman teorilere yardımcı olacak şekilde ikince derecede öneme sahiptirler. Kainat’ın kendi içerisindeki sebep-sonuç ilişkisiyle izah yapmaktadır. Ancak dinsel modeller, kavramsal inançlar kadar önemlidirler (Düzgün, 2012).


2. Din-Bilim İlişkisi Hakkındaki Görüşler

Avrupa’da Rönesans ve Reform devrimlerinden sonra bilime verilen sınırsız alanla beraber dinin açıklamasına yeni anlayışlar geliştirmeye başlanmıştır. Din-bilim ilişkisinde dini ve bilimi tamamen ayrı alanlar olarak değerlendirilmesi, din-bilim ilişkisinin uzlaştırılmaya çalışılması görüşleri ortaya çıkmıştır. Şimdi genel olarak bu ilişkiyi tamamen ayrı alan olarak ve din ile bilimin çatışmaması (yani uzlaşılması üzerine kurulan düşünceler) olarak ikiye ayırabiliriz.


a. Dinin ve Bilimin Ayrı Alanlar Olduğu Görüşü

Din-Bilim ilişkisinde ayırım yapanların temel iddialarından biri bilimin bir yaşam felsefesi değil teknik bilgi vermesidir. Bilim genel anlamda soyut hallerde olurken bunlardan hayat ve yaşam modelleri çıkmaz. Bu bilimsel teoriler ancak bazı tecrübi verileri koordine etmek için vardırlar. Din ve Bilimin birbirinden farklı alanlar olduğunu ilk ortaya atanlar arasında Descartes, Bacon ve Newton sayılabilir. Bu din-bilim ilişkisinde ayrımın dini yönü “mutlak kudret” kavramıyla ifade edilip korunuyordu. Ne var ki genel anlamda bilimin alanı çok geniş olup dine, bilimin açıklamada zorlandığı bazı yönleriyle başvuruluyordu (Düzgün, 2012).

Dini bilimsel araştırmadan ayırma ve iki farklı alan olarak sistemleştirenlerin başında İmanuel Kant gelmektedir. Kant öncelikle aklı pratik ve teorik olarak ikiye ayırmakta olup dini, pratik alan olarak görmektedir. Pratik alanı da ahlak olarak yorumlamaktadır. Böylece Kant dini ahlakla sınırlandırmış dinle bilimsel araştırmaların birbirine müdahalesini engellemeye çalışmıştır. Burada kantın yapmaya çalıştığı şey dinin bilimsel gelişmelerin ve değişmelerinden etkilenip dinin sabitelerini değiştirecek ve din açısından olumsu denebilecek etkilerden uzak tutulmasıdır. Bu bilimsel devrimlerin gerçekleştiği Avrupa ve Hristiyan dünyası için geçerli bir yöntem sayılabilir. Çünkü Hristiyan metinlerinde, evren hakkındaki dönemin bilimle uyuşmayan tarafı vardı. Belki de kantın bu ayırımı ve dini ahlaka indirgemeye çalışması bundan kaynaklanmaktadır. Ancak İslam için düşünüldüğünde bu sistem yerini bulmamaktadır. Çünkü İslam düşünürlerin ekseriyeti vahiyle evrenin çatışmadığını ayrıca ilk İslam filozoflarından itibaren bu iddia savunulmaya çalışıldığını anlaşılmaktadır. 19. ve 20. yüzyılda İslam için de din-bilim çatışması olduğu göstermeye Renan gibi bazıları tarafından itirazlar olsa da Muhammed Abduh, Afgani gibi o dönemin İslam bilginleri tarafından itirazlara cevaplar verilmiş ve kabul görülmemiştir. Günümüz de dahil olmak üzere din-bilim çatışmasının olmadığı ve dini alan ile diğer alan olarak evreni açıklamak sisteminin İslam dünyasında yerinin bulunmadığı üzerine çalışmalar yapılmaktadır (Düzgün, 2012).


b. Din ve Bilimin Uzlaştırılması Görüşü

Din ve Bilimin ortak noktası olabileceği veya çatışmayacağı iddiasında olanların bir kısmı önerme ve kurallar arasında fark gözeterek izah etmektedirler. Dinin açıkladığı veya istediği şeyler birer kural olup önerme değildir. Buradan kuralların başka kurallarla çatışabileceği ancak bunun anlamının gerçeğe aykırı olmaması şeklinde açıklamaktadırlar. Bu düşünce sistemi de daha önceki düşünceye benzemekte din ile bilimin farklı alan gibi farklı kurala ayrıldığı görülmektedir (Düzgün, 2012). Ancak genel olarak birbiriyle zıtlaşmayacağı görüşü hakimdir. Bu düşüncede dini anlayışlar ile bilimsel çalışmaları birleştirmek veya ortak noktalar bulmak amaçlıdır ki buna entegrasyon deniliyor. Bu düşünce içerisinde bir diğer anlayış diyalog meselesidir. Dinlerin farklılığı varsa da benzer şeylere hizmet ederler. Dini düşüncelerimiz farklı da olsa birbirine anlayış noktasında ortak noktaya varmaya çalışırlar. (Çelik, 2006)


Her iki görüşte de dinin amacının teknik olarak insanı donatmak olmadığını ve empirik kurallara dayanarak dinin anlaşılmaması gerektiği konularında ortaktırlar. Özellikle İslam konusu olunca vahyin böyle bir amacının olmadığı Kur’anda bellidir. Bu konuda insanın yaratılmasının amacı halife olarak yeryüzüne gönderilmesi, emaneti yüklenmesi ile ilgili ayetler bir düşünce vermektedir (Açar, 1998) İslam kültürü içerisinde din-bilim ilişkisinin gündeme gelmesi ve dinin bazı ritüellerinin bilimsel olarak açıklanmaya çalışması batının etkisiyle olduğunu aktarmıştık. Özellikle Osmanlı devleti başta olmak üzere Müslüman ülkelerin geri kalmış ülkeler haline gelmeye başlamasıyla birlikte batıdan İslam’a itirazlar ve geri kalmışlık sebebinin İslam’ın bilimselden uzak olduğu söyleminin yayılmasıyla ortaya çıkmıştır. ve birçok Müslüman bilgin aslında İslam’ın bilimle barışık olduğunu hata bazı konularda aynı hizmeti yaptıklarına kadar gitmiştir. Bu düşünce iki yönlü olarak düşünülmüştür. “Birinci yön, modern bilimin Kur'an'ı teyid etmesine matufken, ikinci yön Kur'an'ın bilimsel gelişmeleri desteklediğini, onunla bağdaştığını hatta onu içerdiğini ileri süren neşriyat girmektedir” (Açar, 1998).

Modern bilimsel gelişmelere dayanarak dini yorumlamaya çalışanlar nihayetinde “bilimperestlik”le yarışarak bir “dinperestlik” yaratmaya çalıştığı söyleyebiliriz. Bunun asıl sebebi ise dini düşüncenin bilimsel verilerin gerisine düştüğü varsayımından gelmektedir. Buradan da dinin üstün olduğun ve her şeyi öncelediği varsayımından hareketle bilimle yoruma giderek aslında kendileriyle zıtlaşmaktadırlar. Ve aşırı düşüncelere kayabilmektedirler. Bunun yanında dinin içisindeki temel kavramlar da anlam değişmesine uğramıştır. Örnek olarak şunu verebiliriz. İslamda “Sünnetullah” terimi Tanrının Kuranda koyduğu dini ibadetler anlamındaki toplumsal kurallar anlamında kullanılmaktadır. Ancak “zamanla anlam kaymasına uğrayarak daha sonraları fizik alanda cereyan eden ve evrensel geçerliliği olmayan tabiat kanunları anlamına dönüşmüştür.” (Açar, 1998)


C. DİN-BİLİM İLİŞKİSİNDEKİ ÇÖZÜM ARAYIŞI


Tarih içerisinde bilimin var olan din bilim ilişkisinin sorunların çözümünde kısaca bilimi dışlama dini dışlama ve bu iki alanı tamamen ayrı dünyalarda yaşanıyormuş gibi ayrı alanlar olarak görmek istenmiştir. Bu da haliyle beraberinde başka sıkıntılar ortaya çıkarmıştır.

Din ve bilim arasındaki temel çatışma gerçekte dinin yanlış anlaşılması ve algılanması ile bilimin değişmez kabul edilmesinden kaynaklanıyor. Yani din haline gelen “gelenekselciliğin”, hurafelerin bir din olarak algılanması halinde değişmez dogmalar haline gelen dinin bilimseli dikkate almaması ile bilimsel gelişmelerle birlikte henüz tamamen açıklığa kavuşmayan verilerle tek değişmez olarak algılanan bilimin dini dışlamasında ve kendini mutlak tek olarak görmesi beraberinde problemler ortaya çıkmaktadır. Bu iki alanın kendi içerisindeki problemlerin çözülmesi halinde ortaya olumlu sonuçlar çıkacağı muhakkaktır. Bu çözümlerden son dönemde o süreç din felsefesinin çözümü kapsayıcı bazı bilgiler bize yardımcı olacaktır:

“Süreç din felsefesi, bil-fiil şeylerin, somutlaşma süreci işinde olmaları, yani var olmaları ve yok olmaları, birbiriyle ilişkileri ilkesinden hareketle din ve bilimin birbirinden tamamen ayrı değil, birbiriyle ilişkili ve aynı düşünce şeması işinde değerlendirilmeleri gerektiğini göstermektedir. Bu felsefeye göre gerçeğin araştırılmasında bilim, ilahiyat ve metafizik birbiriyle yakından ilişkilidir. Bundan dolayı ilahiyat olmadan bilim, bilim olmadan ilahiyat veya metafizik olmadan ilahiyat ve bilim üretmek mümkün değildir. Ayrıca bilim, ilahiyat ve metafiziğin birbiriyle hiçbir ilişkisi olmayan bağımsız birer alan olduğunu söylemek de doğru değildir” (Açar, 1998).

Bu felsefe dini inanışların salt fikri inanışlar ya da soyut fikirler olmadığını öğretmektedir. Buna göre dini tecrübeye dayanılarak verilen hüküm, hem aklın hem de tecrübenin ölçülerine uymaktadır. Din, inananlara bir hayat modeli önermektedir. Buna göre her din bireysel tecrübenin, toplumsal ibadetlerin ve ahlaki davranışların farklı özelliklerine sahiptir. Birey ve toplum üzerinde dönüşümü hedefleyen din, hayatın diğer unsurlarını göz ardı etmemektedir. Hayatın unsurlardan birisi hatta en önemlilerinden biri de bilimdir. İnsanın gerçeği görmesi, insanlık medeniyetinin geleceği aşısından önemlidir. Din ve bilim bu gerçeği göz ardı etmemelidir. Bu yüzden din ve bilimin ortak bir ilkeler bütününü paylaşabilecekleri şekilde yeniden düzenlenmeleri mümkündür. Çünkü yaşandığı iddia edilen din-bilim çatışması sadece görünüştedir (Açar, 1998).

Böylece din bilim ilişkisinde doğru gelişen araştırmaların ilerletilmesi ve doğru genel geçer bilgiler edinilerek ve akademik araştırmalar dikkate alınarak bazı sınırlar çizilmeli bu sınırlar çerçevesinde din-bilim ilişkisinde entegrasyon edilebilir. Buna göre din ve bilim arasında çatışma yoktur ve bu iki alan tek bir düşünce şeması işinde birleştirilebilir.



SONUÇ

Bilim ve din arasındaki ilişki çok eski tarihlere dayandırılabilse de gerçek anlamda 15-16. Yüzyıllarda ve daha sonraki Rönesans ve Reform döneminde tartışılmaya başlanmıştır. Bu ilişkiyi farklı yönlere kaydıran ve farklı düşüncelerin ortaya çıkmasında birçok gelişme tetiklemiştir. Bunlardan “Bilimsel çalışmalar”, “Tabiat’a dair yeni görüşler”, “Teolojiye yeni yorumlar”, “Dini çoğulculuk görüşü” ve “Teknolojinin getirebileceği problemler” olarak bazılarını göstermiş olduk.

Araştırmacılar arasında Dini ve bilimi tamamen ayrı alanlar olarak görüp birbiriyle ilişkilendirmemeleri reel dünyada birtakım sorunlara yol açabilmektedir. Din ve bilimi tamamen birbirine zıt olduğu ve çatışmacı anlayış olarak da bilinen düşünce de bunun bir parçasıdır. Bunun da ciddi problemlere yol açacağı düşünülmektedir. Diğer bir görüş ise bunun tamamen uzlaştırılması yani bilimle dini açıklamak bilimi dinin emirleri gibi algılamaktır ki bu da probleme yol açacaktır.

Bu çalışmanın nihayet sonucu olarak da süreç felsefesi düşüncesinden de hareketle akademik ve kutsal metinler ışığında belirlenen belli başlı sınırlar çerçevesinde din ve bilimin bazı alanlarda uzlaştırılması ayrı olarak görülen alanlarının da bağımsız olarak değerlendirilmesidir.



KAYNAKÇA


Düzgün, Ş. A (2012). “Din-Bilim İlişkisi”, Kelam el kitabı. Ankara, Grafiker Yayınları. (110-130).

Karadeniz O. (1994) İlim-Din ilişkisi üzerine, D.E.Ü İlahiyat Fakültesi Dergisi (8), 131-178.

Yaran, C. S. (1996) Din-Bilim ilişkisinde temel felsefi yaklaşımlar: Çatışma ve ayrışma, Felsefe Dünyası (21), 21-41.

Açar, H. R. (1998) Bilimin Dinleştirilmesi, Dinin Bilimselleştirilmesi, Journal Of Islamıc Re Search (11), 11-18.

Çelik, K. (2006) Çatışmalar Çağı: Din-Bilim İlişkisi, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi (3), 72-87.

Reçber, S. (vd). (2006) Din ve Ahlak Felsefesi, Ankara Üniv. Yayınları, Ankara, s. 159.

22 görüntüleme

Comments


bottom of page